Michael Walzer’ın ‘Adil ve Adil Olmayan Savaşlar’ (Just and Unjust Wars) adlı eseri, Vietnam için olduğu kadar Venezuela için de geçerlidir.
“‘Olağanüstü hal’ ve ‘kriz’, zihinlerimizi vahşet eylemlerine hazırlamak için kullanılan ikiyüzlü kelimelerdir. Yine de erkeklerin ve kadınların hayatlarında ve devletlerin tarihinde kritik anlar diye bir şey vardır. Savaş, kesinlikle böyle bir zamandır: Her savaş bir olağanüstü haldir, her muharebe olası bir dönüm noktasıdır. Korku ve histeri, çatışma sırasında her zaman pusudadır, çoğu zaman gerçektir; bizi korkunç önlemlere ve suç teşkil eden davranışlara doğru iter.”
Siyaset kuramcısı ve filozof Michael Walzer, bu sözleri yaklaşık 50 yıl önce o muazzam eseri Adil ve Adil Olmayan Savaşlar’da (Just and Unjust Wars) yazmıştı. Kitabın esin kaynağı Vietnam Savaşı olsa da, sonraki dört baskısı —beşinci baskı 2015’te yayımlandı— Körfez Savaşı’nı, ardından gelen Afganistan ve Irak savaşlarını çevreleyen tartışmalara yön verdi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, hem Walzer’ın kitabı hem de Walzer’ın kendisi, son dönemde İsrail’in Gazze’deki eylemleri üzerine yaşanan çok sert kamuoyu tartışmalarına dahil oldu. (İsrail ordusunun orantılılık kurallarını defalarca ihlal ettiğini savundu.)
Eğer 90 yaşındaki Walzer, kitabın altıncı baskısına bir önsöz yazacak olsaydı, şüphesiz Başkan Donald Trump’ın geçen yıl İran’ın nükleer tesislerini bombalama kararı ve Venezuela’ya saldırı emri üzerine derin derin düşünürdü. Walzer’ın, Başkan’ın Monroe Doktrini’nin yerini “Donroe Doktrini”nin (Donald ismine atıfla) aldığını ilan ettiği basın toplantısı hakkında söyleyecek bir şeyi olur mu bilmem ama işgalin kendisine nasıl tepki vereceğini tahmin edebiliyorum.
Inter arma silent leges: Savaş zamanında hukuk susar. Zamanımızı bu kadar sıradışı kılan şey, Trump’ın bir yıl önce göreve dönmesinden bu yana hukukun büyük ölçüde susturulmuş olmasıdır. Bu durum, saldırının yasal dayanağına dair yapılan sayısız tartışmanın neredeyse gerçeküstü niteliğini de açıklıyor.
Mesele, yorumcuların “Mutlak Kararlılık Operasyonu”na (Operation Absolute Resolve) jus ad bellum (savaş açma adaleti) ve jus in bello (savaş sırasındaki adalet) ilkelerinin uygulanışını incelemeleri değil; mesele çok daha basit: Trump ve yönetimi, Venezuela işgalinde —uyuşturucu taşıdığı iddia edilen teknelere yapılan saldırılarda olduğu gibi— Amerikan hukukunu ve uluslararası hukuku çiğnedi mi? Ancak bu tartışmalar, varış noktasına yaklaştığına ikna olmuş, ancak aslında sabit bir egzersiz bisikleti üzerinde oturan ve çılgınca pedal çeviren bir bisikletçiye benziyor.
Yine de Walzer ile birlikte pedal çevirmek bu konuya biraz ışık tutabilir. Savaşın adaleti ve savaş sırasındaki adalet üzerine yaptığı tartışmada Walzer, “adil bir savaşın adaletsizce yürütülmesinin ya da adaletsiz bir savaşın kurallara tam anlamıyla uygun olarak yürütülmesinin gayet mümkün olduğuna” dikkat çeker. Kendine has bir hukuk tanımazlık yeteneğine sahip olan Trump, adaletsiz bir savaşı adaletsiz bir yöntemle yürütüyor. İstediği gibi hareket edeceğini iddia ediyor, bu eylemleri tamamen kendine özgü bir mantıkla meşrulaştırıyor, ABD Kongresi’nden onay alma şeklindeki anayasal yükümlülükleri reddediyor ve BM Şartı’nın uluslararası toplumdan destek toplama yükümlülüğünü küçümsüyor.
Sonuç olarak ulusumuz ve dünyanın geri kalanı, dünyanın en güçlü ordusuna komuta eden ve savaşa girmek için hiçbir nedene ihtiyaç duymayan bir adamın yükü altında kaldı. Tek ihtiyacı olan şey bir dürtü; bu dürtüler de basın toplantısı sırasında tüm çıplaklığıyla ortadaydı. Mar-a-Lago’dan canlı yayınlanan bu gösteri sırasında, ister bir gazetecinin sorusuna yanıt olarak isterse sadece kendi sürüngenimsi derinliklerinden gelen bir dışavurumla olsun; Trump, Kolombiya başkanının “kıçını kollasa iyi olacağını” ve “Meksika ile ilgili bir şeyler yapılması gerekeceğini” ilan etti.
Sadece birkaç gün önce, sabaha karşı 02:58’de Trump, Truth Social platformunda bir başka dürtüsünü daha paylaştı ve şu uyarıda bulundu: “Eğer İran, adetleri olduğu üzere barışçıl protestocuları [nazikçe değil de] şiddetle vurur ve öldürürse, Amerika Birleşik Devletleri imdatlarına yetişecektir. Silahlarımız dolu, kurulu ve gitmeye hazırız. Bu konuya gösterdiğiniz ilgi için teşekkürler!”
Bize teşekkür etmenize gerek yok: Tabii ki ilgimiz üzerinizde. Bu “konular” şiddet eylemleri öngörürken başka nasıl olabilir ki? Walzer, “Savaş Suçu” başlıklı bölümünde, 18. yüzyıl Prusyalı generali ve askeri kuramcısı Carl von Clausewitz’in bir gözlemini aktarır: “Bir saçmalığa imza atmadan, savaş felsefesine asla yumuşatıcı bir sınırlama getiremeyiz.” Clausewitz, savaşın doğasının sadece giderek artan bir şiddeti beraberinde getirmekle kalmayıp, aynı zamanda hayal edilebilen (ve edilemeyen) her türlü uç noktada son bulduğunu savunur.
Bu durum, tüm hüsnütabirleri ve kaçamak sözleri bir kenara iterek savaşın acımasız ilerleyişini çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Walzer’ın yazdığı gibi, bu süreci başlatmanın bu kadar korkunç olmasının sebebi de budur: “Saldırgan, başlattığı çatışmanın tüm sonuçlarından sorumludur. Bazı özel durumlarda bu sonuçları önceden bilmek mümkün olmayabilir, ancak bunlar her zaman potansiyel olarak korkunçtur.” Ancak yasaları birbiri ardına zevkle çiğneyen, ardından “ertesi gün” için hiçbir plan yapmadan bir hükümeti düşüncesizce yıkan bir yönetimde gördüğümüz üzere; korkunç sonuçlar canı cehenneme!
Robert Zaretsky